Küresel ekonomi son yıllarda hiç olmadığı kadar şiddetini artıran bir belirsizlik sürecinden geçiyor. Siyasi, ekonomik, iklimsel başlıklar, belirsizliği tetikleyen ana nedenler arasında sayılabilir. Ancak, belirsizlikten daha tehlikeli olan ise istikrarsız bir ortam ile karşı karşıya kalmaktır. Ülke politikalarında istikrarsızlık, ekonomik başlıklarda istikrarsızlık, ticarette, siyasette istikrarsızlık gibi konular küreselden ulusala yansıyan etkileri ile dengeleri bozan bir unsur olmaktadır.
Türk Dil Kurumu’na göre istikrar; aynı kararda olma, aynı biçimde sürme, kararlılık, bir düzende devam etme; stabilizasyon olarak tanımlanmaktadır.
Bunun iş dünyasındaki karşılığı; dereyi geçerken at değiştirmemektir. Geceden sabaha mevzuat revize etmemektir. İşleyen bir sistemin omurgası ile oynamamaktır. Piyasa düzenini bozmamaktır. Hukukun üstünlüğünden taviz vermemektir.
Ne yazık ki, Trump 2.0 dönemi ile birlikte küreselde önce belirsizlik, ardından istikrasızlık ve son olarak da siyasetten ticarete farklı coğrafyaları hedef alan jeoekonomik riskler artmaya devam ediyor.
Dünya Ekonomik Forumu'nun 56. yıllık toplantısı öncesi açıklanan küresel riskler listesinde de geçen sene 9. sırada yer alan jeoekonomik çatışmaların, ilk sıraya yerleştiğini görüyoruz. Bu çatışma günümüzde; enerjiyi ve nadir metalleri odağına alarak ilerliyor ve ambargolarla, gümrük vergileri ile ülkeler adeta zorbalanıyor. Uluslararası hukuk ve ticaret kuralları göz ardı ediliyor. Belirsizliğin hakim olduğu dünya ortamı, kuralsızlık ile devam ediyor.
Öyle ki, henüz netleşmemekle birlikte, Trump tarafından İran’daki iç karışıklık gerekçe gösterilerek İran ile ticaret yapan ülkelere ek %15 gümrük vergisi uygulanabileceği açıklandı. İzmir ihracatında ABD ikinci sırada yer almakta olup, toplam ihracatın %10’u ABD’ye yapılmaktadır. Bu ve benzer olaylar karşısında alınan her karar hem istikrarsızlığı pekiştiriyor hem de ihracatçılarımız için yeni sorunlar yüklüyor. Diğer taraftan, Grönland’a verilen destekten dolayı da AB ülkelerine benzer şekilde ek gümrük vergisi sopası gösterildi.
İşte böylesine bir süreçte başladığımız 2026 yılında, içeride üreticimizi çok daha dinamik ve güçlü tutmak zorundayız. Ne yazık ki, son 3 yıldır sürmekte olan yüksek enflasyon, üreticimizin rekabet gücünü zayıflatarak, ayakta kalma mücadelesinde daha kırılgan olmasına yol açtı.
Yılda 2 kez yapmış olduğumuz Ekonomik Değerlendirme Anketi sonuçlarında da bu kırılganlığı görebiliyoruz. Ankete cevap veren üyelerimizin %50’sinin siparişleri iç pazarda azalırken sadece %18’inde artış gerçekleşmiştir. %45’inin de dış pazarda siparişleri azalırken, sadece %15’i artış bildirmiştir.
2026 yılı için üretim artışı bekleyenlerin oranı ise %24 seviyesinde kalmıştır. Yani, her 4 üyeden sadece biri üretimde artış beklemektedir.
O nedenle, 2026 yılı için en öncelikli beklentimiz çoklu krizlerle örülü küresel ekonomide, istikrar, öngörülebilirlik ve güvenin tam tesisinin sağlanması ve ikiz dönüşüm odağında rekabet gücünü artıran üreten bir ekonomi için üretim, yatırım ortamının cazip hale getirilmesidir. Bunu da eğitimden adalete, vergiye kadar farklı alanlarda reform hamleleri ile taçlandırmalıyız.
Taçlandırmalıyız ki, riskler kadar fırsatlarla dolu küresel ekonomik konjonktürde avantajları ile Türkiye’nin gerçek potansiyelini parlatırken, sanayisizleşme riskini de ortadan kaldırabilelim. Bu yolda, kontrolümüz dışında olağan dışı bir durum olmadığı sürece, ülkemize, sanayicilerimize, gençlerimize yürekten inanıyorum. 2026 yılının ülkemize ve tüm insanlığa hayırlar getirmesini diliyorum.