BAŞKAN'IN MESAJI

DOĞRU KARARLAR ALINMALI

Ülkemizde terörün can almaya devam etmesi, saldırıların masum sivillere kadar sıçraması ekonomik ve finansal değerlendirmelerde bulunmamızı bir hayli zorlaştırıyor. Yaklaşık 30 yıldır devam eden bu sorun ile ilgili söylenmedik söz kalmadı. Her söz bir eski sözün tekrarı olacaktır. Tek temennimiz bu acıların son bulması ve Türkiye’nin önünün açılmasıdır.  Bunun da gerçekleşmesi, iktidarı ve muhalefeti ile sivil toplum örgütleri ile ortak bir akıl ve eylem birliği yaratılmasına bağlıdır. Ulusumuzun tüm katmanları kişisel düşünceleri bir kenara bırakarak, ülkemizde barış ortamının yaratılmasına katkı koymalıdır. Buradan tüm İAOSB ailesi adına şehitlerimize rahmet, geride kalan yakınlarına sağlık ve sabır diliyoruz. 

Ekonomide ilginç ikilemleri, çelişkileri yaşadığımız bir dönemden geçiyoruz. Büyüyelim derken ithalat kaynaklı dış ticaret açığı ile boğuşuyoruz. Ekonomide frene basalım derken, piyasalardaki likiditeyi azaltarak, dış finansal kaynaklar ile dönen çarkları döndürmekte çok zorlanıyoruz. İç talepte ve ekonomide yavaşlama nedeniyle ithalat düşerken, yüzde 71’ini yurt dışından aldığımız enerji tüketimi mevsimsel nedenlerle hızla artıyor.    

Euro Bölgesi’ndeki sorunların çözümüne dair atılan adımlara ve Almanya Başbakanı Merkel’in olumlu açıklamalarına rağmen finansal sistemde süregelen kırılganlıklar, yüksek seyreden borçlanma maliyetleri devam ediyor. Çin dahil dünya ekonomisinin güçlü ülkelerinde görülen aşağı doğru inen büyüme beklentileri küresel risk pozisyonunu aynen koruyor. Bu risk pozisyonu devam ettikçe borçlanma eğilimi yüksek bir ülke olan ülkemizin borçlanma maliyetleri kar pozisyonları ile ters orantılı olarak artıyor. Var olan borçlanma eğilimine baktığımızda hem özel sektörün hem de bireysel borçlanmalarının kazançların çok ötesine geçtiğini görmek mümkündür. 

Borçlanmanın yapısı incelendiğinde, özelleştirme kapsamında her alandan çekilmeye çalışan devletin, borçlanmadan da çekilmeye başladığını, bu yükü ve sorumluluğu özel sektöre devrettiğini görüyoruz. Özel sektörün dış borcu 100 Milyar dolara dayanmıştır. İthalatı bir yandan kısarken, üretim devrini yavaşlatırken, alınan dış kaynaklar için ödenen faizlerin yıllara yayılan bir biçimde ülkeden kaynak çıkışına neden olduğu unutulmamalıdır. Bu arada Suriye-İran-Irak cephesinde yaşadığımız olumsuz gelişmeler ve terör belası da Türkiye’yi borçlanma hususunda riskli ülkeler sınıfında tutmaya devam etmektedir. Bu arada her ne kadar Euro bölgesinde rahatlamaya yönelik adımlar atılsa da, İspanya ve İtalya’nın borçlanma maliyetleri hala sürdürülemez sınıfındadır. Avrupa’ya dönük yüzü ile ve yaşanan yavaşlamaya rağmen hala en önemli pazarı Avrupa olan Türkiye bu durumdan olumsuz etkilenmektedir. İhracatçılarımızın yöneldiği Afrika ve Orta Doğu pazarları ise bu dönemde açığımızı kapatsa dahi istikrarlı pazarlar olması için zamana ihtiyaç olduğu görülmektedir. 

Tüm bu gerçekler ışığında piyasaların likidite bakımından zora düşmesine izin verilmeden Merkez Bankası’nın zamanında ve doğru müdahaleler ile esnek bir para politikası sürdürmesi, çok sıkıntı olmadan bu günlere gelmemizi sağlamıştır. Paranın varlığı ve maliyeti üretim ve büyüme açısından sanayicimiz için çok önemli iki faktördür. Türk Bankacılık sisteminin bu iki unsur üzerinde risk yaratacak uygulamalardan uzak durarak, işletmelerimize uygun miktarlarda, dünya ile rekabet edebilir oranlarda kaynak sağlaması gereklidir. Bugün bu hususlarda henüz istenilen düzeye gelemediğimiz ortadadır.       

Bir yandan vergisel dengelenmelerle orta-uzun vadeli tasarrufu teşvik etmeye çalışıyoruz, diğer yandan sıkılaşan para politikaları ile nakitte kalmayı ve risk almamayı teşvik ediyoruz. Küresel koşulların olumsuz seyretmeye devam ettiğini, nüfusun yarısının bankalara borçlu olduğunu ve son 10 yılda iç talebe yönelik hizmet sektörü yatırımlarının anormal boyutlara ulaştığını dikkate alırsak tasarruf teşvikinden umulan sonuç elde edilebilir mi, sorusu akıllarımızdadır. 

Hem ihracat pazarları hem de iç talep daralırken bölgesel yatırım teşvikleri ile kurulu kapasiteyi arttırmanın faydaları tartışmaya açıktır. Sektörel gerçeklere dayanan, katma değer yaratabilen ve rekabet edebilen ürünlere yönelik desteklerin güçlendirilmesi gereklidir. Yoksa ne üreteceği, ürettiklerinin hangi rekabet koşulları içinde olacağı hususunda ön çalışmaları yapılmamış yatırımlarda TL bazında artan maliyetler çok kısa sürelerde faaliyet gelirlerini eritirken, yatırım için alınan kredilerin geri dönüşü hususunda da zorluklar yaratacaktır. 

AR-GE ve inovasyona dönük üretim planlamalarının hayata geçirilmesi de ciddi finans desteğine ihtiyaç duymaktadır. Bu nedenle Hükümet elindeki kaynakları bu tür yatırımlarda kullanmaya özen göstermelidir. Yeni teşvik yasasındaki stratejik sektörlerin belirlenmesi, eksiklerine rağmen olumlu bir adımdır. Ancak bu kapsamın sık sık değerlendirilerek global ve ulusal gerçeklere göre revize edilmesi unutulmamalıdır.

Piyasaları daraltmanın kamu finansmanı yönünden bir başka yansıması da azalan vergi gelirleridir. Vergi gelirlerinin azaldığı bir ortamda kamunun teşvik için gerekli kaynağı yaratması zor olacaktır. Hükümet yatırımların teşvik edilmesi ve piyasanın dengelerde durması için para arzını ayarlama hususunda Merkez Bankası ile ortak bir politika birliği için hareket etmekte ve bu nedenle enflasyon hedefi de korkulmayacak bir çizgide tutulmaktadır. Ancak 2013’ün sonbaharında olabilecek bir yerel seçimin dengelere olabilecek etkisi de bugünden hesap edilmesi gereken bir husustur.    

Bu aylarda, ulusal finans olgularının yanında, şirketlerin kendi iç finans problemleri ile de uğraştığı görülmektedir. Bunun en önemli halkası, sunulan ürün veya hizmetin bedelinin tahsilidir.  Finansı bulduk, hammaddeyi aldık, çalışanlarımız tamam, ürettik ve sattık. Bu döngünün sonu ne olmalıdır?   Elbette, satılan malın bedelinin tahsilatı. Ne yazık ki, ekonomi çarkı son zamanlarda bu noktada da ciddi bir tıkanıklık yaşamaktadır. Ödeme enstrümanları olarak aldığımız çek ve senetler ne yazık ki, eski değerlerini yitirmiştir. Protestolu senet ve karşılıksız çek sayıları rekorlara gitmektedir. Elbette, o gün tamamlanamayan bir para yüzünden tüm ticari itibarın kaybedilmesi ve adli cezalarla karşılaşılması hoş değildir. Ancak, o gün tahsil edeceği bedellerle çarkını döndürme gayreti içinde olan işletmeler ne olacaktır? Kanun yapıcılar ile kanuna muhatap olanların bu hususları bir kez daha tartışması şart gözükmektedir. 


Ender YORGANCILAR
Yönetim Kurulu Başkanı

Başkanın Önceki Yazıları



Şifremi hatırlat


Lütfen mail adresinizi veya firma sicil numarasını giriniz.

Not: spam maillerinizide kontrol ediniz.